AİHM Ne Yana Düşer Usta?

Erdoğan ne dedi?
“10 elçi İçişlerimize karıştı onları istenmeyen adam ilan edeceğiz” dedi.
Yapabilir miydi?
Yapamazdı.
Yaptı mı ?
Yapamadı.

Ülkelerin İçişleri yoğurt mu ki bir kez karışınca ayran olsun.

Belli ki konu Türkiye ise durum aynen bu.

Erdoğanist politika literatüründe geçmiş yoktur. An yaşanır biter ve yenisi başlar.

Yoğurt kıvamındaki diplomasiye istediğiniz kadar su ekleyebilirsiniz. Sonuç bolca ayrandır.

Ve bolca ayran içenler, 20 yıldır ülke yönetimindeler.

Vakti gelince bugünleri anacağız ve herhalde ayran günlerinde amma tuhaf işler olmuş diyeceğiz.

Erdoğan’ın klasik deyimle bütün tuşlara aynı anda basmasına karşın, Dışişleri Bakanının neredeyse 1 gün boyunca sessiz kalması aslında her şeyi açıklıyordu.

ABD elçiliğinin Erdoğan’ı yalanlayan “ortada bir İçişlerine müdahale durumu yok” ifadesini çözüm olarak ortaya koymak, açıkçası Türk Diplomasisinin hala tüm yaşananlara karşın ayakta kaldığını gösterdi.

Gerçekten bulunan çözüm dahiyane idi…

Esas olarak Erdoğan’ın savurduğu tehdidi yerine getiremeyeceği aşikardı ama buna karşın yine de elçiliklerden izahat gelmesi, Erdoğan için ıssız adaya yanaşan Transatlantik tadındaydı.

Erdoğan tabii ki elçileri ülkeden kovabilir, Türkiye’yi bilinemezlik içine sokar, ülkenin sınırlarını tahta perde ile kapatıp beton çivileri çakabilirdi.

Çaresizlik içinde kıvranan iktidar için bu bir çözüm olmasa da, kaos stratejisi içinde yeni bir hikaye anlamına gelebilirdi.

Bunun ülkeye vereceği zararı ölçen birileri elbette oldu. Böylesi bir yalnızlaşmanın, ülkeyi Erdoğan’la baş başa bırakmanın vereceği zararı tahmin etmek için, Uluslar arası İlişkiler profesörü olmaya da zaten gerek yoktu.

Bu noktada başta ABD olmak üzere elçiliklerden izahat isteğine girişildi.

Oysaki elçilere atıp tutmadan da bu talep edilebilirdi. Basitçe Dışişlerine çağırıp “sayın elçiler siz içişlerimize mi karışıyorsunuz” sorusunu sormak maliyetsizdi.

Belli ki Erdoğan’ın kurduğu oyun ve bu oyunun mimarları için bu tercih edilir bir şey değildi.

Onun yerine kulağı tersten göstermeyi tercih ettiler.

Elçileri çağırıp muratlarını sormak yerine, direk onları suçlu olarak gösterdiler.

Peki ne değişti de elçilerin suçu ortadan kalktı…

Yandaş basından AKP’nin Erdoğan’dan beslenen siyasi zümrelerine bakarsak elçiler “R” yapmıştı. Oysa ki elçiler sadece “biz Viyana Konvansiyonu 41. Maddeye aykırı bir tutum göstermiyoruz” diye açıklama yaptılar.

Aslına bakarsanız bütün bu kriz içinde ben Erdoğan olsam, en çok bu açıklamaya itiraz ederdim. Erdoğan’ın elçileri suçladıktan ve suçlarını sabitledikten sonra karşı tarafın “yok biz öyle bir şey yapmadık” demesi aslında Erdoğan’ı en hafifinden “tespit noksanı” ile ithamdır.

Erdoğan gerçekten değerlendirmesinde haklı ve ısrarcı olsa yok kardeşim “tüpten çıkan macun geri girmez, söz ağızdan bir kez çıkar” derdi.

Ancak yazının başında ifade ettiğim üzere Erdoğan bu defa baltayı taşa değil Alman Çeliğine, Amerikan Füzesine vurmuş, Fransa’sından Kanada’sına Dünya GSMH’sının en az %50’siyle başa baş kalmıştı.

Elçilerin agreman alması TOKİ’den tapu, Muhtardan kömür, Kaymakamlıktan makarna almaya benzemez.

Bunun farkında olan ve bundan sonraki süreci tahmin eden akıl Erdoğan’ı geri adıma ikna etti.

Burada Erdoğan’ı geri atmaz gibi göstermek için, ilk hamleyi elçilerin yaptığı zannını vermek ise, aslında bütün bu sürece dair üzerinde en çok durulması gereken detay.

Aslında elçilik açıklamasında “Bazı sorular” ifadesiyle, Dış İşleri Bakanlığından bir talep geldiği ima ediliyor ancak isim verilmiyor.

Elçilik karşı tarafa yarım da olsa puanı verirken karşılığında ne aldı?

Emin değilim ama muhtemel ki AİHM kararlarına riayet edileceği güvencesini aldı.

Umarım ve dilerim ki önce Kavala, sonra Demirtaş ve diğer HDP’liler için AİHM kapsamında alınan kararlar bu vesile ile hayata geçer.

Ben ABD’nin ve diğer ülkelerin Türkiye Cumhuriyeti’nden imzasını attığı sözleşmeye riayet edeceği teminatını almadan, bu yarım puanı vereceğini düşünmüyorum. Zaten Türkiye için de doğrusu bu.

Erdoğan ve çevresi hangi hikayeyi anlatırsa anlatsın, ekonomisi patlak bir lastiğe dönmüş bir ülkenin ferdi olarak, beni dünyaya güven veren bir yönetim ikna eder.
Dünyaya güven de hamasetle değil uluslar arası normlara riayetle olur.